İSLÂM KAYNAKLARI VE TARİHSEL TECRÜBE IŞIĞINDA DİL VE DİN ÖZGÜRLÜKLERİ

Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI
Benim konuşmamla ilgili kısma ise “(Ele alınan konuya) Devletin bakış açısı – Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bir bürokratın gözünden” notu konmuştur. Bu noktada iki hususu arz etmek istiyorum:
1. Böyle bir konunun, öncelikle siyasal bilimciler ve hukukçular tarafından ele alınması gerekir. Ben ise akademik olarak İslâm felsefesi ve ahlâk uzmanıyım; ayrıca İstanbul Müftülüğü görevini yürütüyorum; dolayısıyla aynı zamanda din adamıyım.
2. Her iki sıfatımla da –özellikle din adamlığı sıfatımla- kendimi bir bürokrat olarak görmüyorum. Bundan da çok memnunum; çünkü iki yıl gibi kısa bir sürelik İstanbul Müftülüğü deneyimimle gördüm ki, din adamına bürokratlık çok yakışmıyor; dinin derunî içeriğiyle pek uyuşmuyor. Bu durumda benim yapmam gereken şey, bu konferansın ana temalarını mümkün olduğunca dinî ve etik bağlamda incelemektir. Ben de bunu yapmaya çalışacağım. Belki son söylenmesi gereken şeyi daha baştan söylemiş oluyorum ama, yine de ifade etmemde yarar var ki, ülkemizin yaşamakta olduğu genelde din, etnisite ve dil bağlamlı gerilimler, bu panelin özelinde ise “Dil ve Din Eğitimi”ne ilişkin sorunlar, gerek kültürümüzün kurucu unsuru olan İslâm dininin ilkeleriyle gerekse tarihsel tecrübelerimizle bağdaştırılması mümkün olmayan sorunlardır. Gerçekten, İslâm dininin kaynaklarına ve tarihî tecrübeye baktığımızda İslâm dünyasında, Batı kaynaklı ulusçuluk akımından ve ulus-devlet modelinden etkilenmeye başladığımız yakın dönemlere kadar, dinî ve millî tarihimizin hemen hiçbir döneminde bu sorunlar yaşanmamıştır. Meselâ Kur’an’da dil ayırımcılığı sadece Kur’an’ın Arapça oluşuyla ilgili âyetlerde, Kur’an’ın Arapça bir kitap olarak gönderildiği bağlamında zikredilir; ilk muhataplar Araplar olduğu için Tanrı kelamının da bu dilde tecelli ettiği belirtilir.(2) Buna karşılık, Kur’an’da insanların dillerinin ve renklerinin farklılığı, yüce Tanrı’nın “âyetleri” yani O’nun varlığının ve ulu kudretinin ontolojik delilleri arasında gösterilir(3) ve -dolayısıyla- tabiattaki diğer farklılıklar gibi dil farklılıklarını da insanlığın bir zenginliği olarak algılayıp yaşatmamız istenir.
“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık” sözleriyle başlayan ve böylece insanların kök itibariyle kardeş olduklarına dikkat çeken başka bir âyette(4), Tanrısal kudretin insanları halklar ve kabileler, yani farklı etnik gruplar halinde yarattığı belirtilerek, bu farklılıkların, -dolayısıyla diğer etnik farklılıklar gibi dil farklılıklarının da bir çatışma nedeni değil, bir “teâruf” nedeni olarak değerlendirilmesi istenir. Ayrıca, Allah katında üstünlüğün sadece O’na duyulan derin saygıda olduğu belirtilerek, bu tür farklılıkların asla üstünlük nedeni olarak kullanılmaması gerektiğine dikkat çekilir. Buradaki “teâruf” sözcüğü, bütün Kur’an yorumcuları tarafından “tanışma, bilişme, kaynaşma” anlamında; ayrıca -“iyilik” mânasındaki ma‘rûf sözcüğü ile etimolojik ilişkisi dolayısıyla- “iyilik etme” anlamında açıklanır. Buna göre Yüce Tanrı insanlardan, kimlik farklılıklarını çatışma nedeni olarak değil; tanışma, kaynaşma ve karşılıklı iyilik etme fırsatı olarak değerlendirmelerini istemekte; sonuçta bizlere eşitlikçi ve özgürlükçü davranma ödevini yüklemektedir.
Hz. Muhammed, “Veda Konuşması” diye anılan ve 1400 sene önceki çağına göre kesinlikle bir evrensel insan hakları bildirgesi olarak kabul edilmesi gereken bir konuşma yapmıştı.(5) Yüz bini aşkın bir topluluğa ve “Ey müslümanlar” değil de, “Ey insanlar” diyerek başlamasından da anlaşılacağa üzere, bütün insanlığa hitaben yaptığı bu ünlü konuşmasının bir yerinde şu cümleler geçmektedir: “Ey insanlar! Şunu iyi biliniz ki Tanrınız birdir, atanız birdir. Arap’ın başka ırka, başka ırkın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük yalnızca Yüce Tanrı’ya derin saygıdadır. Dinleyin! Bu ilâhî gerçeği size tebliğ ettim mi? Buna şahitlik eder misiniz?” Hep birlikte “Evet ederiz” dediler. Ardından Peygamber, “Öyleyse burada olanlar olmayanlara bunu bildirsin” dedi. Bu son cümle de konuşmanın evrensel olduğunu gösteriyordu. Dil konusunda Peygamber’in uygulamasını da biliyoruz. Çünkü Medine’de çok sayıda yahudi bulunmaktaydı ve bunlar, Arapça’nın yanında, kendi aralarında İbranca da konuşuyorlardı. Müslümanların bulduğu İbranca bir Tevrat nüshasının Hz. Muhammed’in emriyle yahudilere verildiğine dair ilginç bilgi(6), Medine’deki yahudilerin İbranca’yı kullandıklarını göstermektedir. Ayrıca İslâm tarihinin her döneminde gayri müslim unsurlar hem sosyal hayatta hem de eğitim kurumlarında anadillerini özgürce kullanmışlardır. Nitekim, İslâm’ın ilk yüzyılının sonlarından itibaren devlet desteğiyle başlatılan bilimsel çeviri çalışmaları, özellikle başlangıç dönemlerinde gayri müslim bilgin ve düşünürler tarafından sürdürülmüş; bunlar önceleri Yunanca’dan Süryanice’ye, Süryanice’den de Arapça’ya; sonraki dönemlerde de doğrudan Arapça’ya çeviriler yapmışlar; daha sonra bunlara müslüman bilginler de katılmış; bu çeviriler İslâm coğrafyasının, yüzyıllar boyunca bilim ve felsefenin merkezi olmasını sağlamıştır. Gayri müslimler İskenderiye, Nusaybin, Urfa, Cündişapur, Kınnesrin, Nizip, Antakya gibi müslümanların yönetiminde bulunan bilim merkezlerindeki kendi okullarında da dillerini hiçbir engelle karşılaşmadan kullanıyorlardı. Bu dil özgürlüğü İslâm tarihinin bütün dönemlerinde ve bütün etnik gruplara tanınmış ve uygulanmıştır. Dil konusunda bu kadarıyla yetinerek din özgürlüğü konusuna geçiyorum.İslâm dini farklı inanç ve kültürden olan kişilere ve gruplara karşı hoşgörülü olmayı bir ilke olarak benimsemiş, Kurân-ı Kerîm ve hadislerdeki bu konuyla ilgili prensipler ilk dönemlerden itibaren müslüman bireylerin, toplumların ve yöneticilerin inanç ve düşünce farklılıklarına karşı hoşgörüyü temel bir tutum ve zihniyet olarak kabul edip yaşatmalarını sağlamıştır. Gerçi müslümanlara karşı inatla hasmane tutum sergileyen Mekke putperestlerini zararsız hale getirmek üzere güç kullanmaya izin veren, hatta bunu emreden âyetler vardır. Ancak bu tür âyetlerde bile, “... ama aşırı gitmeyin, Allah aşırı gidenleri sevmez... Eğer onlar savaşı durdururlarsa ... bilinmeli ki Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir ... Savaşmaktan vazgeçerlerse artık haksızlık yapanlardan başkasına saldırmak yoktur”(7) gibi ifadelerle tamamen adil kurallardan söz edilmektedir. Hatta Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed’in peygamberliğinin ilk yıllarından itibaren İslâm’ı ve müslümanları yok etme mücadelesine aktif olarak katılan putperestlerle dostluk kurulmasını yasaklamakla birlikte, müslümanların, fiilen düşmanlık tavırları sergilemeyen putperestlerle iyi ilişkiler içinde olmalarına izin vermiştir.(8) Ünlü Kur’an yorumcusu Taberî, bu âyetlerin, hangi dinden ve etnik kökenden olursa olsun, bütün topluluklarla iyilik ve adalet esasına dayalı ilişkiler kurmaya izin veren genel bir kural ortaya koyduğunu belirtir.(9) Nitekim Mekke’nin fethedilmesinden sonra, putperestlerin İslâm’a ve müslümanlara saldırı imkanları fiilin ortadan kalkınca, Peygamber’in onlara karşı tutumunda kesin bir yumuşama süreci başlamıştır. Meselâ fetih olayının tamamlanmasının hemen ardından Peygamber, fetih sırasında evlerini terketmiş olan Mekkeliler’in serbestçe evlerine dönmelerini istedi(10) ve onları asla müslüman olmaya zorlamadı, canlarına mallarına hiçbir zarar vermeksizin Medine’ye döndü.(11) Birçok âyet, Hz. Muhammed’in aslî görevinin ilâhî buyrukları insanlara tebliğ edip onları uyarmak olduğunu, onun vicdanlar üzerinde baskı kurmak gibi bir görevinin bulunmadığını belirtir(12) ve açıkça “Sen onlar üzerinde bir tiran değilsin” der.(13) Özellikle “Dinde zorlama yoktur...”(14) meâlindeki âyet, inanç konusunda psikolojik bir gerçeğe işaret etmesi yanında, din ve inanç özgürlüğünün ilâhî bir yasa olduğunu ortaya koymuş, bunu bir evrensel ahlâk ve hukuk ilkesi haline getirmiştir. Kezâ “Eğer rabbin dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederlerdi. Durum bu iken iman etsinler diye sen insanlar üzerinde baskı mı kuracaksın?!”(15) ve yine “Her birinize bir din yolu, bir yol yöntem verdik. Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı...”(16) meâlindeki âyetler, insanların farklı inançlarda olmasının ilâhî iradenin sonucu, dolayısıyla ontolojik bir gerçek olduğunu, şu halde Peygamber’in dahi farklı inançlar üzerinde baskı kurma yetkisinin ve görevinin bulunmadığını göstermektedir.
Ayrıca, bilindiği gibi İslâmiyet diğer kitâbî dinleri asılları itibariyle hak din olarak tanır. Peygamber, kendisiyle görüşme yapmak üzere Medine’ye gelen Necran Hıristiyanlarının, “Peygamber Mescidi” olarak anılan Medine Camii’nde ayin yapmalarına izin vermiş;(17) Yemen’e vali olarak gönderdiği Muaz b. Cebel’e, yahudilere dinleri konusunda “sıkıntı çıkarmaması” talimatını vermiştir.(18) Bu gibi örnek uygulamalar da müslümanların, o dinlerin mensuplarını, tamamen yabancı saymayıp onlara duygusal bir yakınlık hissetmelerine yol açmış ve müslüman toplumlarda İslâm tarihi boyunca kalıcı bir müsâmaha ruhunun gelişmesinde bunun büyük tesiri olmuştur. Farklı inanç gruplarına karşı oluşturulan bu müsâmahakârlık, sadece bireysel bir ahlâkî tavır olarak kalmayıp kısa zamanda hukukî ve siyasi norm haline dönüşmüş, bunun ilk örneği de Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra düzenlenen ve Medine Sözleşmesi olarak anılan ve bazı yazarlarca dünyada ilk yazılı anayasa kabul edilen metin olmuştur. Bu metinde müslümanlarla birlikte Medine’deki diğer bir dinî cemaat olan yahudilerin de din ve vicdan hürriyeti gibi temel hakları güvence altına alınmıştır.(19)
Bazı iç ve dış siyasi ve sosyal olumsuzlukların da tesiriyle zaman zaman sapmalar olmamla birlikte, Kur’an-ı Kerîm’de ve Hz. Peygamber’in hadisleri ile uygulamalarında vazgeçilmez bir ahlâkî ilke ve yönetim tarzı olarak belirginleşen bu müsâmahakâr tavır, Peygamber döneminden sonra da -Batı ürünü olan ulus-devlet modelinin İslâm dünyasında ortaya çıktığı XX. yüzyıl başlarına kadar hem ferdî ve sosyal ilişkiler hem de idarî, adlî ve siyasî uygulamalar alanında devam ettirilmiştir.
Devlet tarafından hakları güvence altına alındığı için “zimmîler” veya “ehl-i zimmet” denilen gayri müslim tebaa hakkında uygulanan zimmî (Osmanlılar’da millet) sistemi inanç, ibadet ve ibadethane, eğitim, bayram ve eğlence, isim koyma gibi dinî ve kültürel farklılıklar alanında, o çağların şartları içinde değerlendirildiği ve müslümanların dışındaki devletlerin uygulamalarıyla karşılaştırıldığı takdirde, bazı noktalarda günümüzde bile ulaşılamamış haklar ve imtiyazlar içeriyordu. Bu sistemde diğer alanlarda olduğu gibi dil ve din eğitimi alanında da -İstisnaî durumlar dışında- gayri müslimler genellikle yönetimle geniş çaplı ve sistematik problemler yaşamamışlar; bu olumsuz durumlar ancak İslâm toplumlarının, başta misyonerlik faaliyetleri olmak üzere, Batı tesirinin ve müdahalelerinin süreklilik kazandığı XIX. yüzyıldan itibaren reaksiyon olarak ortaya çıkmaya başlamıştır.(20)
Şimdi biraz da Alevilik ve dinî azınlıklar bağlamında bugünkü durumla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum.
A) Alevîlik.
Bilindiği üzere, Alevi yurttaşlarımızın Devlet tarafından görmezden gelindiği, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil haklarının verilmediği, her yurttaş gibi vergilerini ödedikleri halde din hizmetleriyle ilgili olarak genel bütçeden pay alamadıkları, cem evlerinin camiler gibi yasal mabed statüsünde görülmediği şeklinde özetleyebileceğimiz şikayetler ve bunlarla ilgili talepler ülkemizde sıklıkla dile getirilmekte, bunlar zaman zaman uluslar arası platformlara da taşınmaktadır.
Buna karşılık ilgili kişiler ve kurum yetkileri bu tür şikayet ve taleplere şu şekilde cevap vermektedirler:
1. İslâmiyet VII. Yüzyılda ortaya çıkmıştır. Oysa Sünniliğin literal ismi olan Ehl-i Sünnet deyimi bile İslâm’ın dördüncü yüzyılında kullanılmaya başlanmıştır. Ehl-i Sünnet’in en büyük iki temsilcisi olan İmam Eş’arî ve İmam Mâtüridî de bu dönemde yaşamıştır. Temel karakteri itibariyle tasavvufî bir hareket olan Alevilik ise en erken XIII. Yüzyılda doğmuştur. Bu durumda Sünnilik gibi Alevilik de İslâm’ın dışında bir din olmayıp diğer mezhep ve tarikatler gibi onun alt koludur.
2. Şu halde tarihsel ve kültürel bir gerçek olarak Sünnilik gibi Aleviliğin de Kur’an’ın dışında kutsal kitabı, Hz. Muhammed’den başka peygamberi yoktur.
3. Hz. Muhammed’den itibaren Müslümanların inandıkları ve uyguladıkları farz olan temel ibadetler, “İslâm’ın beş şartı” denilen Kelime-i şehadet ile namaz, oruç, hac ve zekattan ibarettir. Bunun dışındakiler, ya sünnet ibadetlerdir veya mezhep ve tarikat denilen alt grupların geliştirdikleri dinî ve kültürel zenginliklerdir. Ancak bunlar kesinlikle belirtilen farz ibadetlerin alternatifi olamaz, onların yerine ikame edilemez. Başlangıçtan itibaren Alevi-Bektaşi kesimler, -hemen her tasavvufi harekette az çok görüldüğü üzere- biçimden çok öze önem verdikleri için, bu ibadetlerin uygulanmasında gevşek davransalar da, hiçbir zaman herhangi bir ayini namaza alternatif, herhangi bir mekanı da camiye alternatif saymamışlardır. 4. Diyanet’in mezhep ve tarikat ayırımı yapmaksızın, kendisinden hizmet isteyen tüm Müslüman yurttaşlara, yasalar ve İslâm dininin Hz. Muhammed’den itibaren uygulanan aslî ilkeleri çerçevesinde hizmet götürmektedir. Diyanet’te Aleviliğin özel bir mezhep ya da tarikat olarak temsil edilmesi halinde diğer mezhep ve tarikatlerin de bu yönde getirebilecekleri taleplere olumlu cevap verilmesi gerekir. 5. Nihayet Diyanet’in camide verdiği din hizmetleri, Sünnilik uygulaması değil, bizzat İslâm Peygamberinin Medine’ye adım attığı ilk günden itibaren başlattığı ve bugüne kadar bütün İslâm dünyasında geçerli olan tek uygulamadır. Bu dinî ve tarihsel gerçeğe rağmen, cem evlerinin camilere alternatif mabed sayılması, Alevi dedelerine maaş bağlanması halinde aynı talepler diğer mezhep ve tarikatler tarafından da gündeme taşınacak ve ülkede asla kabul edemeyeceğimiz bir kaos doğacaktır. Bu tür taleplerin olumlu karşılanması, 1925’te çıkan ve tekke ve zaviyeleri yasaklayıp kapatan 677 sayılı yasaya da aykırıdır. Ancak diğer bazı benzerleri gibi cem evleri de birer kültür evleri olarak tanınabilir ve Kültür Bakanlığınca desteklenebilir. Evet Alevilik’le ilgili tartışmanın mahiyeti özetle böyle… Kuşkusuz ortada bir sıkıntı varsa elbette bunlar özgür bir şekilde dile getirilecek, farklı görüşler uygarca tartışılacaktır. Ancak görüldüğü kadarıyla –başta Aleviliğin büyük ölçüde şifahi kültüre dayanması gerçeği olmak üzere- değişik nedenlerle bu tartışmalarda çok temel bir soru öne çıkmaktadır. O da “Aleviliğin mahiyetinin ne olduğu” sorusu, “Hangi Alevilik” sorusudur. Bizzat Alevi yazarlar, sivil toplum önderleri gibi kendilerini Alevilik adına konuşmaya yetkili görenlerin bu soruya, -Aleviliği “İslam’ın özü” saymaktan tutun da onu İslâm öncesi dinlerle ilişkilendirmeye, hatta Marksizm’le özdeşleştirmeye kadar varan- çok çeşitli cevaplar verdiklerini belirtmekle yetinelim. Kanaatime göre Aleviliğin, sübjektif - konjonktürel yorumların keyfiliğinden kurtarılıp, her dinî hareket için gerekli olan sağlam yapısının ortaya çıkarılması ve bu sayede doğru sayabileceğimiz bir tanıma kavuşturulması gerekir. Bunun için yine her dinî, mezhebî, tasavvufî inanç ve yaşama sistemi için gerekli olan bir şeyin yapılmasına ihtiyaç vardır ki o da başlıca Alevi kaynaklarının yayımlanması, bunlar üzerinde akademik çalışmalar yapılması ve tarih boyunca yaşanmış ve yaşanan Alevî geleneği ile şifahi kültürünün bilimsel düzeyde tesbit edilmesidir. Benim kanımca bugünkü Alevi temsilcileri ya da öyle gösterilenler, biraz çalıyı tepesinden sürüklüyorlar: Sözgelimi Aleviliğin doğru anlaşılıp yaşatılması için cem evlerinin camiye alternetif ibadethane olarak tanınması mı, yoksa Alevi kaynaklarının ve Alevi kültürünün, geleneğinin bilimsel düzeyde ortaya konması mı daha doğru ve önceliklidir? Eğer cevap ikincisi ise –ki öyle olduğunda kuşku yoktur- o zaman Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan ve diğer devlet kurumlarından bunun istenmesi gerekmez mi?.. Çünkü ne Alevi, ne Sünni ne de başka bir teologun Alevi cemaatini, onlar adına tanımlama, onlara kendi zihninde biçtiği gömleği giydirme yetkisi yoktur. Bu tanımı Aleviye ya da herhangi bir başka cemaat, tarikat, mezhep mensubuna sunacak olan otorite, onun dinî-kültürel kaynaklarıdır. Öyleyse yapılacak ilk iş, Alevinin önüne alevi kaynaklarını koymak ve böylece onun kendisini tanımlamasına bilimin desteğiyle yardımcı olmaktır. Çünkü bu yapılmayınca, Alevilik adına aklına esen bir şeyler söylemekte ve garip tanımlamalar yapılmakta, tuhaf çelişkiler yaşanmaktadır. Örneğin bir yandan “Alevilerin, devletin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ideallerini paylaştıkları”(21) söylenirken bir yandan da Cumhuriyet Türkiye’sinin sünnî bir devlet olarak kurulduğu ileri sürülmektedir. Aslında Cumhuriyet’i kuran aydınların çoğunun geleneksel Sünni kültürüyle de Alevi kültürüyle de sorunları olmuştur. Bu da Cumhuriyeti kuran neslin önemli bir kısmının ideolojik anlamda aydınlanmacı, dolayısıyla pozitivist olmasıyla ilgilidir. Öte yandan o sıralardaki yapısıyla her iki kültüre baktığımızda, yenileşmeye ve çağdaşlaşmaya ayak bağı olacak bir sürü hurafelerin bulunduğunu da kabul etmek zorundayız. Ama burada hem Sünnilik hem de Alevilik aleyhine ciddi bir sorun var. O da dinî inanç ve pratik ile hurafe arasındaki çizginin naifliğidir. Nitekim zaman zaman dinin en temel konuları bile hurafe sayılabilmiştir. Burada bilginin o aydınlatıcı ve kurtarıcı yardımına ihtiyaç vardır. Ülkemiz bağlamında konuşursak, zengin yazılı kaynakları olan Sünni kesim, bu kaynaklarla ilgili bilgilerini yenileyerek Pozitivist aydınlanmacı eleştirilerden bir anlamda yararlanıyor. Fakat –görebildiğim kadarıyla, bazı hesaplarla- Aleviliği Pozitivist aydınlanmacı iddialarla özdeşleştirenler, gerçekte tamamen yanlış bilgiler verdikleri için Alevi kültüre de zarar veriyorlar. Çünkü o kültürün taşıyıcısı olması gereken gençler pozitivist dünya görüşü ve felsefesine kayınca Alevilik kimliği de etiketten ibaret kalmakta; o gençler geçici – reaksiyoner siyasal akımlar için malzeme olarak kullanılmaktadır. Bu, Alevilik adına da milli kültürümüz adına da kaygı verici bir durumdur. Bir din adamı olarak –hangi kültür grubundan olursa olsun- hiçbir gencimizin pozitivist ve ateist olmasından mutluluk duyamam. Dinî meşrebimiz, kişisel olarak din ile ilgili tutumumuz ne olursa olsun, eğer akıllıca iş yapmak istiyorsak, Alevi gençlerin hem genel olarak İslâm dini hem de özelde Alevilik eğitimi konusunda adam akıllı düşünmek zorundayız. Alevilerin haklarından söz ediyoruz. Aleviliği Alevilik yapan dinî ve kültürel özelikler kaybolduktan sonra o hakları elde etmenin ne anlamı kalacak!Yaşadıkları onca ateist ve pozitivist deneyimlere rağmen, belki o deneyimler sayesinde, Avrupa Birliği ülkeleri ısrarla dinî kimliklerine vurgu yapma gereğini duyarken, bizim bu terkedilmiş ideolojilerle gençlerimizi zayi etmemizin akıllıca bir iş olduğunu düşünmüyorum. Bugün bir yandan, var olan farklılıklar üzerinden Sünnilikle Alevilik arasında bir cepheleşme ve çatışma psikolojisi üretilirken, öte yandan geleneksel Alevilik kültürünün inanç ve pratik değerlerini yaşatmak, bunları çağdaş dünyanın değerleriyle bütünleştirerek zenginleştirmek adına ciddi şeyler yapıldığını göremiyoruz. Ne yazık ki, Türkiye’de -belki çoğu Alevi bile olmayan- baskın aydın kesiminin de sözde, Alevilere arka çıkma adına, gerçekte kendi dünya görüşlerine güç katmak için, geleneksel Alevi kültürünü örseleme yanlışına katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Buna karşılık, bugün en azından Türkiye’de Sünni kesimin, kendi dinî kimliğinden kopmadan, din ile bilim, din ile demokrasi, din ile laiklik arasında giderek daha rasyonel ve daha sağlıklı ilişki kurma alışkanlığını kazandığı, inkar edemeyeceğimiz bir gerçektir. Bunu da o çok eleştirdiğimiz kör topal giden din eğitimi ve öğretimi ile dinî ve kültürel kaynaklarla kurulan ilişki sayesinde başardığı kanısındayım. Hiç kimseyi incitmek niyeti taşımaksızın şu birkaç soruyu içtenlikle sormak istiyorum: Bugün bilhassa şehirlerde açılan cem evlerinde eskiden olduğu gibi manevi ve ruhsal derinlikler yaşanabiliyor mu? Eskiden olduğu gibi bir dergâh ruhu var mı? Oraya girenler huzur bulmuş olarak çıkabiliyor mu? Bu soruları her samimi Alevinin sorması gerekir. Ve hepimiz için birinci öncelikli sorular bunlar olmalı. Çünkü bizim kültürümüzde Bektaşisiyle, Alevisiyle, Kadirisiyle, Nakşisiyle bütün tarikatlerde tekkeler, dergâhlar birer arınma, manevi yücelme, ruhen huzur bulma yerleridir. Eğer Alevi kurumlar bu ruhsal gücünü ve etkisini kaybederse, ortada bir kurum olabilir ama ona Alevi kurumu denemez. Aleviler için ciddi bir dezavantaj da Aleviliği sosyalizm, sınıfçılık gibi ideolojilerle, siyasal akımlarla -önünü arkasını düşünmeden- özdeşleştirmektir. Çünkü bu akımların çöküşü onlara kodlanan Aleviliğe de zarar vermektedir. Benzer bir durum Arap ülkelerinde “İslâm sosyalizmi” söylemiyle sergilendi ve bu bile, Arap gençliği üzerinde olumsuz etkiler bıraktı. Bugün Libya, Cezayir, Suriye, Irak gibi ülkelerin yaşamakta olduğu sorunlarla bu ülkelerdeki sosyalist – İslâmcı siyasal fikir ve uygulamalar arasındaki ilişkinin incelenmeye değer olduğunu düşünüyorum. Alevilik, Sünnilik, başka bir mezhep veya tarikat ya da başka herhangi bir dinî alan siyasallaşmaya başladı mı, orada her şeyden önce o dinî alanın aleyhinde sorunlar ortaya çıktığını görüyoruz. Onun için Sünnilik, Alevilik ya da başkası... onu salt bir dinî kurum olarak almamız halinde, çok doğru, çok yararlı sonuçlara ulaşacağız, hem de kırıp dökmeden... Ve emin olmalıyız ki bu, dolaylı ve spontane olarak siyasetin de ahlâkî ve insanî kalitesini yükseltecektir. O derin hoşgörünüze sığınarak Alevilikle ilgili son bir şey daha söylemek istiyorum: Benim görebildiğim kadarıyla, Alevi kesim, var olması için dinamizm kaynağı olan, bu nedenle de hayati önem taşıyan kendi kültür kaynaklarını inceleyip çağa taşıma ve çağın koşulları içinde güncelleştirme zahmetine katlanmak yerine, -Türkiye’deki geleneksel sünni kesime muhalif ve çoğu derinliksiz olan çevrelerden de destek alarak- verimsiz ideolojik reaksiyonlar üretme kolaylığını tercih etmektedir. Bu, kültürümüz ve bugünümüz adına üzücü bir durumdur. Buna karşılık Sünnilik, karşılaştığı ciddi güçlüklere rağmen, kaynaklarıyla bağını sürdürmüş; ayrıca okur-yazar şehirli Alevi kesimi –örneğin- geleneksel Aleviliğin merkezi otoritesi olan dedelik kurumunu ciddi ölçüde örselerken, Sünnîlik dinî–sufî önderlerini, -önemli engellere rağmen- yeni paradigmalarla yaşatmayı başarmıştır. Aleviliğin dinî, tarihî, kültürel kaynaklarına Alevilerin yeterince ilgi gösterip bilimsel düzeyde incelemekten kaçınması, bu tür çalışmaları sünni ilâhiyatçılara bırakmakta; onlar ise –ne kadar iyi niyetli olsalar da- doğal olarak sünni perspektifle sınırlı kalmaktadırlar. Son olarak Alevilerin din eğitimi ve öğretimi konusunda birkaç somut öneri sunmak istiyorum:Aleviler, devletten Aleviliğin geleceğini doğru inşa edecekleri (yani genelde İslâm, özelde Alevi kaynaklarına, Alevi kültürüne dayalı, çağdaş değerlerle de buluşturulan bir inşa) için düzenleme ve uygulamalar istemelidir. Bu cümleden olmak üzere:
1. Din öğretiminin verildiği bütün derslerin müfredatında az önce belirttiğim çerçevede Alevilik bilgileri de yer almalıdır.
2. İmam-Hatip adı antipatik geliyorsa o liselerin adı değiştirilerek, oralara Alevilikle ilgili dersler de konulmalı, bu okullarda Alevi öğrencilerin din, İslâm ve Alevilik formasyonu kazanmalarına ortam hazırlanmalıdır.
3. İlâhiyat Fakülteleri, alevi dedelerinin de yetiştirileceği bir yapıya kavuşturulmalı, buna uygun anabilim ve bilim dalları açılmalıdır.
4. Diğer sosyal bilimler fakültelerinde de Alevilik’le ilgili bilim dalları kurulmalıdır.
5. Genel olarak dinî kültürümüzün önemli öğeleri olan tasavvufi kurumlar ve bu arada Alevilik – Bektaşilik’le ilgili Araştırma enstitüleri kurulmalıdır.
6. Ve hepsinden önemlisi, Kültür Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devlet kurumları Temel İslâmî kaynaklar yanında, Alevi-Bektaşi klasikleri ile geleneksel Alevî kültürüne ilişkin bilimsel yayımlara ağırlık vermelidir. Bu tür çalışmalar sayesinde, başta belirttiğim Aleviliğin mahiyetinin ne olduğuna ilişkin temel soru, şimdilerde çok sorulan ve hayli kafa karıştırıcı olan “Hangi Alevilik” sorusu da bilimsel düzeyde cevaplandıracak ve gündemden düşecektir. B) Gayri müslim azınlık. Görebildiğim ve ikili görüşmelerimizde kendilerinin bana ifade ettikleri kadarıyla Türkiye’deki dinî azınlıkların ortak talepleri kendi din adamlarını yetiştirecek düzeyde eğitim-öğretim kurumlarının bulunmadığı şeklindedir. Ayrıca Rum Ortodoks Kilisesi’nin de ekümeniklik talebinden söz ediliyor. Şahsî kanaatimi çok açık olarak belirteyim ki, kategorik olarak masum dinî talepler kesinlikle karşılanmalı, inanç ve ibadetlerden eğitime kadar her alanda özgürlükler verilmelidir. Aslında bu benim kanaatim değil, en başta verdiğim bilgilerden açıkça anlaşıldığı üzere, dinî kaynaklarımızın ve uygarlık tarihimizin bize dikte ettiği görevdir. Konumuz bağlamında söyleyecek olursam, azınlıkların dil ve din eğitiminin önünde hiçbir engel bulunmamalıdır. Ekümeniklik konusuna gelince, öncelikle şunu belirtmeliyim ki, hali hazırda bir siyaset sorunu haline getirilmiş veya gerçekten bir siyaset sorunu olan bu konuda ben şahsen görüş beyan etmeye kendimi yetkili görmüyorum. Ama -izin verilirse- bir siyasetçi gibi değil de, bir din adamı ve akademisyen olarak birkaç noktaya değineceğim. Biz din adamlarının, yerli ya da yabancı olsun, siyasetçilerle, din adamlığı ölçüleriyle açıklanamayacak, göze batacak, kuşkuları çekecek derecede düşüp kalkmamız, özellikle Türkiye gibi sorunlu ülkelerde ve toplumlarda kuşkular uyandırmaktadır. Bu kuşkular yersiz de olabilir; ama eğer kendi tutumumuz ve yöntemimiz buna yol açıyorsa, din adamları olarak, dönüp kendimize bakmamız, -inandığımız dinin de gereği olan- bir ödevdir diye düşünüyorum. Hiçbir ima anlamı çıkarmamanız ricasıyla şunu belirtmeliyim ki, din adamı olarak bizler, kendimiz hakkında “Din adamı mı siyaset adamı mı?” kuşkusuna yol açacak tutumlar sergilersek, dinin en başta gelen talepleri olan tevazuumuz, içtenliğimiz, dinî deyimiyle “ihlasımız”, iyi niyetimiz ve amaçlarımız hakkında da kuşkular uyandırırız. Bu hep böyle olmuştur, bundan sonra da böyle olacaktır. Böyle şeyler sonunda o derin ruhanî anlamıyla dine de din adamına da zarar getirmiştir. Bizim tarihimizde pek görülmez ama Hıristiyanlık tarihi din adamlarının siyaset ve riyaset tutkularının acı hatıralarıyla doludur. Tabii ki bu benim kişisel kanaatim ama, yine de belirtmeliyim ki, din adamının, siyasal çağrışımları olan unvanlar, makamlar, şöhretler peşinde olmasını, bunun için ülkeden ülkeye dolaşmasını ben şahsen Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in öğrettiği derin dindarlık ve ruhaniyetle bağdaştırmakta güçlük çekiyorum. Öte yandan bu tür arayışlar, diretmeler, psikolojik olarak reaksiyonlar doğurmakta ve olabilecek makul çözümlerin önünü de tıkayabilmektedir. Ve son olarak… Bizler, bu toprakların insanları, müslümanıyla, gayri müslimiyle, Alevisiyle, sünnisiyle; çoğulculuğu, çok dinliliği, çok kültürlülüğü yüzyıllarca yaşatmış bir dinî yapının ve tarihsel deneyimin mirasçısıyız. Ve bu bizim için hiçbir Avrupa ülkesinin sahip olmadığı muhteşem fırsatlar sunmaktadır. Bu fırsatları doğru değerlendirirsek, son zamanlarda Fransa’daki olaylarda gördüğümüz gibi, monolitik bir kültürden geldiği için farklı kültürel gerçekler karşısında kolayca çözülebilen Avrupa’ya dahi olumlu örnekler sunabiliriz.Eğer bu ülkenin yurttaşları olarak, bu büyük deneyimin yanında, dünyanın bugün kazandığı uzlaşma kültürünü de rasyonel bir şekilde değerlendirirsek, zorda kalan kişilerin ve dinî / kültürel grupların başka kapılarda çareler aramasını da önlemiş oluruz. Şu yıllarda insan hak ve hürriyetleri alanında ülkemizin izlemiş olduğu çizgi ve aldığı yol, bu ümidimizi fazlasıyla güçlendirmektedir. Saygılaramı sunuyorum, tahammülünüz için teşekkür ediyorum.
(1)Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV), “Azınlıklar ve Vatandaşlık” konulu sempozyum tebliği – 10.12.2005.
(2) Örneğin bk. Meryem 19/97; ed-Duhân 44/58; el-Ahkaf 46/12.
(3) Rûm 30/22.
(4) el-Hucurât 49/13.
(5) Bak. Ahmed b. Hanbel, Müsned,
(6) Makrizî, İmtau’l-esmâ, Beyrut 1420/1999, s. 318.
(7) el-Bakara 2/190-192.
(8) el-Mümtehine 60/8-9.
(9) Câmi‘u’l-beyân, XXVIII, 66.
(10) İbn Hişâm, Sîretü’n-Nebî, ed. Muhammed Abdülhamid, Beyrut ts, Dârü Fikr, IV, 32.
(11) Muhammed Hamîdullah, İslâm Peygamberi: 1. Hayatı ve Eserleri, trc. M. Said Mutlu, İstanbul 1972, s. 186-187.
(12) Ör. bk. Âl-i İmrân 3/20; eş-Şûrâ 42/48; el-Ğaşiye 88/22.
(13) el-Gaşiye 88/22.(14) el-Bakara 2/256.(15) el-Yûnus 10/99.(16) el-Mâide 5/48.(17) (İbn Hişâm, a.g.e., II, 206),
(18) Belâzürî, Fütûhu’l-büldân, F. Sezgin, s. 71; I. Goldziher, Le dogme et la loi de Islam, trc. Felix Arin, Paris 1920, s. 29-30, 257-258.
(19) Geniş bilgi için bk. TDV İslâm Ansiklopedisi, “Anayasa” md.
(20) Geniş bilgi ve kaynaklar için bk. Sir Thomas Walker Arnold, İntişar-ı İslâm Tarihi, trc. Hasan Gündüzer, Ankara 1971; S. M. Jaffad, “Tolerance in Islam”, Journal of the Pakistan Historical Society, Karaçi 1954, II/1, s. 60-76; Abdul Ali, “Tolerance in Islam”, Islamic Culture (1982), LVI/2, s. 105-120; Levent Öztürk, İslâm Toplumunda Birarada Yaşama Tecrübesi, İstanbul 1995; TDV İslâm Ansiklopedisi, “Gayri Müslim” md., “Millet” md.
(21) Otmar Oehring, Türkiye’de İnsan Haklarının Durumu, Aechen 2004, s.13.
İnsan Haklarının Durumu, Aechen 2004, s. 13.




