Camiler Ve Din Görevlileri Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI
Ekim ayının ilk haftası Diyanet teşkilatında “Camiler ve Din Görevlileri Haftası” olarak kutlanmaktadır. Dergimizin son sayısı da bu haftayla ilgilidir. Ben de bu yazımda camilerimiz ve din görevlilerimizle ilgili duygu, düşünce ve tespitlerimi sunmaya çalışacağım.
I. C A M İ
İslâm’ın ilk yıllarında mescitler -Türkçe’mizdeki yaygın deyimiyle camiler- hem müslümanların Allah’a kulluk görevlerini yaptıkları özel mekanlar hem Resûl-i Ekrem Efendimizin, Sahabîler dediğimiz ilk müslümanlara yüce dinimizin esaslarını, Müslümanlık ve insanlık değerlerini öğrettiği ilk eğitim kurumları hem de yine Resûlullah ve arkadaşlarının toplumsal meseleleri müzakere ettikleri sosyal kurumlardı.
Yüce Allah, İsrâ Sûresi’nin birinci âyetinde Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’dan, “çevresini (Kudüs’ü ve Filistin arazisini) mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ” diye söz etmektedir. Kudüs’ün ve Filistin arazisinin mübarek yani kutsal kılınması, bu caminin, Mescid-i Aksâ’nın yüzü suyu hürmetinedir.
Kezâ Allah Teâlâ, Mekke’deki Mescid-i Haram’dan da “âlemlere bir hidayet ve bir bereket kaynağı olan Mekke’deki ev” şeklinde söz etmekte ve böylece Mekke’nin kutsal bir mekan olmasının da orada Mescid-i Harâm’ın inşa edilmiş bulunmasından kaynaklandığını bildirmektedir.
Resûlullah, Medine’ye ayak bastığı zaman inşa ettiği ilk bina Mescid-i Nebî olmuştur. Şu halde Medine’nin mübarek ve mukaddes bir şehir olmasının bir sebebi, Peygamber şehri olması ve onun Ravza-i Mutahhara’sının orada bulunması, diğer bir sebebi de Mescid-i Nebî’nin orada inşa edilmiş olmasıdır.
Bütün İslâm tarihi boyunca müslüman fatihler, hükümdarlar ülkeleri, şehirleri fethettikleri zaman, gerçekleştirdikleri ilk idealleri, oralara camiler yapmak olmuş; böylece oralardaki varlıklarını ve hükümranlıklarını bu muhteşem eserlerle ebedileştirmişlerdir.
Bizim medeniyetimiz cami medeniyeti... Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”nı okumuşuzdur elbet! Ama bir daha okuyalım ve Süleymaniye’nin ve Süleymaniye gibi daha binlerce caminin, bizim medeniyetimizdeki cismi kadar, maddesi kadar, muhteşem mânasını bir kere daha yüreğimizde hissedelim.
“Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede
Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye’de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram sâati
Dokuz asırda bütün halkı, bütün memleketi,
Yer yer aksettiriyor mâvi manzaradan
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.
.............
Tanrı’nın mâbedi her bir taraftan doluyor
Bu saatlerde Süleymâniye târîh oluyor.
Büyük Allâh’ı anarken bir ağızdan herkes,
Nice bin dalgalı tekbir oluyor tek bir ses.
Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine
Çok şükür Tanrı’ya, gördüm bu sâatte yine
Yaşayanlarla berâber bulunan ervâhı.
Doludur gönlüm bu bayram sabahı.”
Bizim medeniyetimizde câmiler, elbette öncelikle birer ibadet yeridir. Ama hepsi o kadar değil... Bizim medeniyetimizde camiler, beşerî âlemle ilâhî âlem arasında ruhanî birlikteliğin yaşandığı, ruhlarımızı ve iradelerimizi Allah’a teslim ettiğimiz kutsal mekânlardır.
Bizim medeniyetimizde câmiler, aynı zamanda sanatta güzelliğin ve zarafetin, yönetimde ihtişam ve azametin, insan ilişkilerinde inceliğin, özverinin, birlik ve beraberliğin, dostluk, kardeşlik ve dayanışmanın tecelli ettiği yerlerdir.
Bizim medeniyetimizde camiler, dinî ve millî değerlerimizin, edep ve ahlâkımızın hem öğretildiği hem de en zarif bir şekilde örneklerinin sergilendiği, uygulandığı birer eğitim merkezidir. Babalar küçücük çocuklarının ellerinden tutup camilere götürür ve orada onlara ihtişamın, nezaketin, sukûtun, vakarın, tertip ve düzenin, Hakka ve halka saygının örneklerini gösterir ve derinden yaşatır, tattırırlar. Bunlar, hepimizin çocukluğumuzdan bugünümüze taşıdığımız tatlı hatıralarımız, deneyimlerimizdir.
Hulasa, üzerinde yaşadığımız yerin “bizim yerimiz” olmasının en büyük alameti, orada yükselen kubbeler, minareler, orada gök kubbeyi inleten ezanlar olmuştur.
“O ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumda benim inlemeli.”
Bizim medeniyetimizde camisiz yerler, ruhsuz bedenler gibidir. Camiler, yeryüzü bedeninin ruhları, canlarıdır. Camiler mekânla imanın birleştiği yerlerdir. Camiler, lâhûtiyet ile nâsûtiyetin, Allah ile kulların ruhta ve mânada buluştuğu yerlerdir.
Onun içindir ki ecdadımız, sanatta ulaştığı ustalığın zirvesini hep camiye saklamış, büyük bir gurur ve vecd ile cami mimarisinde ifade etmişlerdir. En güzel taş işçiliğimiz, en güzel mermer, ağaç, sedef ve çini işlemelerimiz, halılarımız, şamdanlarımız, saatlerimiz, rahlelerimiz, hat örneklerimiz... hepsi camide buluşmuştur. Böylece inançlarımızla, duygularımızla, sevgilerimizle bütün ruhumuzu camilerde adeta cismaniyete çevirmişizdir.
Tevbe suresinin 18. âyetinde Yüce Rabbimiz, “Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazını kılan, zekâtını veren ve yalnız Allah’a derin bir saygıyla bağlı olan kimseler yapıp yaşatırlar” buyuruyor ve onlara hidayeti müjdeliyor. Kanaatimce burudaki “hidayet”, sadece din konusunda doğru yolu bulmayı değil, aynı zamanda dünya hayatındaki başarıların sırlarını da içermektedir. Ecdadın fethettikleri ülkelerde varlıklarını öncelikle yaptıkları camilerle ebedileştirme istekleri, öyle sanıyorum ki, dünyevî başarılarının, topyekün varlık sebeplerinin temeline camiyi koyma niyet ve iradelerinin bir ifadesidir.
Kanaatime göre, bütün kültürel yozlaşmalara rağmen, bilhassa okumuş kesimlerdeki manevi savrulmalara, kimlik sapmalarına rağmen, bizim halkımızın ruh derinliklerinde, -ifade ettiğim- aynı bilinç yaşamaktadır. Bu bilincin bir sonucu olarak, bugün de vatandaşlarımızın hayır yapmak istediklerinde akıllarına ilk gelen hizmet, cami yapımı olmaktadır. Hepimiz biliyoruz ki, camilerin ülkemize ve milletimize kazandırılmasında, yalnız varlıklı olanların değil, aynı zamanda, “az veren candan” misali, ekmeğinden keserek bu mâbedlerde birer tuğlasının bulunmasını gönülden arzulayanların da payı vardır.
II. D İ N G Ö R E V L İ S İ
Atalarımız, camiye verdikleri, -yukarıda arzetmeye çalıştığım- değeri hem bilgide hem de terbiyede, edep ve ahlâkta; imamıyla, hatibiyle, müezziniyle, vaiziyle cami görevlilerine de verirdi. Çünkü cami görevlisi sadece rutin cami hizmetleriyle yetinmez; aynı zamanda kendisini, mahallesinin, köyünün eğitiminden, ahlâkından, sosyal barış ve huzurundan, dayanışmasından, yardımlaşmasından da sorumlu görürdü... Ve bu sayede onun saygınlığı, dirayeti tartışmasız kabul edilirdi.
İzninizle bir çocukluk hatıramı arzedeyim: “Osmanlı kadını” dedikleri türden bir anneannem vardı. Duldu. Bir tek oğlu, gelini ve yetişmiş kız torunları vardı. Annem beni yakın köydeki dayımın yanına vermişti. O köyün imamından Kur’an-ı Kerîm okuyordum. Normal zamanlarda eve dayımın dışında bir tek erkek girerdi: Köyün imamı... Sabah erken vakitte anneannem ekmek pişirirken imam gelir, ocak başına otururdu. Anneannem yufka arasına peynir koyarak dürüm yapar, bir bana verir, bir de hoca efendiye ikram ederdi. Bu arada hoca efendi ile sohbet edilirdi. Çünkü hoca efendi o yaşlı kadının dert ortağıydı. Çünkü o hoca efendi, imamın görevinin camiden çıktıktan sonra da devam ettiğini biliyor, insanların sevinçlerini ve kederlerini paylaşıyordu. O ve onun gibileri, köylerinin veya mahallelerinin hem imamı hem müftîsi hem de yerine göre öğretmeniydi, kadısıydı, hakimiydi; anlaşmazlıkları hallü fasleder, dertlere derman olurdu.
Bazı örnekleri hala yaşasa da, itiraf etmeliyim ki, o hoca efendilerin sayısı bir dönemden sonra hayli azaldı. Bunun, din adamlarının dışında sebepleri de var, bu doğru. Ama kabul edelim ki, biz din görevlileri de o hoca efendi kimliğini yeterince koruyamadık. Diyanet camiası bugün eskisiyle kıyaslanamayacak kadar gelişti, güçlendi, teşkilatlandı. Ama –tabir caizse- ruhumuz bedenimiz kadar gelişemedi.
Bir tarihte, ülke dışından din eğitimi almak için gelen soydaş ve dindaşlarımızın çocuklarına yurt temin etmek için boş durumda binaları olan bir derneğin yöneticilerini ziyaret ettim. Ama sebebini anlamakta güçlük çektiğim tuhaf bir isteksizlikle karşılaştım. Binalarını böylesine hayırlı bir hizmet için bir türlü vermek istemiyorlardı. Sonunda içlerinden biri, ağzından kaçırdığı bir sözle bu merakımı giderdi: “Ya Diyanet binamızı elimizden alırsa!”
Son yıllarda Diyanet camiasının ülke çapında itibarı bir hayli yükseldi. Ancak yukarıdaki olayda benzerini gördüğümüz güvensizlik örneklerine de hâlâ rastlanabilmektedir. Bu güvensizliğin başlıca iki sebebinin olduğunu düşünüyorum: Biri bizim Diyanet olarak kendimizi, hizmetlerimizi, samimiyetimizi halkımıza yeterince anlatamamış olmamız; diğeri de “hoca efendi” örneğinde bahsettiğim din adamlığı kimliğimizin aşınmış bulunması; yani dinimizin insanî ve ahlâkî güzelliklerini davranışlarımızda, ilişkilerimizde ortaya koymadaki eksiklerimiz, kusurlarımızdır.
Oysa biz, Diyanet İşleri Başkanlığı ve teşkilatı olarak, bu ülkenin metropollerinden dağ köylerine kadar halkımıza hizmet eden, camileri açık tutan, ülke semalarının her karışını ezan sesleriyle şenlendiren bir camiayız. Vaazlarımızla, hutbelerimizle toplumumuza İslâm’ın edep ve irfanını sunuyor; halkımızı birlik ve kardeşliğe davet ediyor, çocuklarımızı Kur’an’la buluşturuyoruz. Hâlâ birçok yerde yeni doğanların kulaklarına ezan okuyup isimlerini biz koyuyor, doğum mevlidlerini biz okuyor, gençlerin evlilik mutluluklarını, kıydığımız nikâhlarla paylaşıyor, nihayet ebedî âleme de biz arıtıp gönderiyoruz. Bütün bunların yapılamadığı bir Türkiye’nin ne hale gelebileceğini düşünebiliyor musunuz!
Ama bütün bunlara rağmen o özlenen karizmasıyla, saygıdeğer kişiliğiyle “hoca efendi” modeli bağlamında hâlâ kusurlarımızın bulunduğu, bu konuda yapacağımız çok şey olduğu da bir gerçek
Bu noktada, hem imamlık hem de İmam-Hatip Lisesi ve İlâhiyat Fakültesi hocalığı yapmış biri olarak bir başarımdan, bir de kusurumdan söz edeceğim. 1970-1975 yılları arasında yaklaşık altı yıl imamlık yaptım. Atandığım camide önceki imam ve müezzinlerin inanılmaz yanlışları yüzünden cemaat bölünüp parçalanmış, cami boşalmıştı. Benden birkaç ay sonra da -her zaman saygıyla andığım- bir müezzin efendi geldi ve kısa zamanda camimiz vakit namazlarında bile dolmaya başladı. İkimiz orada bir sevgi ve dostluk odağı olduk. Kahvehaneye girdiğimde benim yaşımın iki katında olanların oyun aletlerini nasıl alelacele topladıklarını hatırlıyorum. Daha sonra Milli Eğitim’e geçtim. 1,5 yılı İmam-Hatip Lisesi’de, geri kalanı İlâhiyat Fakültesi’nde olmak üzere 35 yıldır eğitim hizmeti vermekteyim. Fakat –ne yazık ki- bu süre içinde, İstanbul Müftüsü oluncaya kadar, öğrencilerimin “din adamı” olacağını yeterince dikkate almadım. Üzüntüyle belirtmeliyim ki, İmam-Hatip Liseleri ve İlâhiyat Fakültelerindeki hakim anlayış da budur. Bunda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilgisizliğinin de rolü olduğunu düşünüyorum.
Bilirsiniz, tıp fakültelerinde bir deontoloji dersi var. Buna “görev ahlâkı” diyebiliriz. Bu derste kısaca tabibin hastasına ve hasta yakınlarına karşı nasıl davranması gerektiği öğretilir. Meselâ hasta sedyede inim inim inlerken tabip kahvesini yudumlayamaz, telefonda çene çalamaz.” Dinî okullarımızda bizim de bir deontolojimizin olması gerekir. Bizim “din adamı” namzetlerinin, mihraba geçmeden, minbere, kürsüye çıkmadan, cemaatin ortasına düşmeden önce hangi şartlarla karşılaşacağını, hangi fedakârlıklara göğüs germesi gerektiğini önceden bilmesi; gerek bilgisel olarak gerekse psikolojik ve ahlâkî olarak buna hazır hale getirilmesi gerekmektedir. Din hizmetlisi adayına öyle bir formasyon verilmelidir ki, o, yalnız cemaati değil, mahallesinin, köyünün bütün insanları karşısında, onların mânevi, sosyal, kültürel problemlerinin, dertlerinin çözümü için nefsini rehin vermeye hazır olsun; sorumluluk duygusu ona rahat vermesin. Bizim tarihî tecrübemiz, -özellikle sûfî kültürü ile de beslenerek- bu özveriyi “hoca efendi” modelinde en saygıdeğer bir şekilde sergilemiştir; bunu bugün de başarabiliriz, başarmamız gerekmektedir; zaten bunu başaran çok saygıdeğer meslektaşlarımız vardır ve onları her zeminde gururla anıyoruz (Dergimizin bu sayısında o iftihar tablolarından birkaç örneği kısaca tanıyacaksınız).
Bu hoca efendi herkesten önce kalkacak, herkesten sonra yatacaktır. Başkalarının mesaisi 8-9’da başlayıp 17-18’de biter, onun mesaisi ortalık ağarmadan başlar, gecenin karanlığında biter. Ekonomik olarak en kıt imkânlar ona tanınır, ama dünyalara sahipmiş gibi müstağni davranması istenir. Hocadır…, alttan alması gereken odur. Bazan âmirinden, bazan cemaatten, bazan dernek yöneticisinden olmadık laflar duyar. Ama sabretmesi, susması, alttan alması gereken odur. Çünkü hocadır. Ona kavgalı, davalı olmak yakışmaz.
Din görevlisinden bu kadar çok şey beklemek ona haksızlık olmuyor mu?.. Ben konuya böyle bakılmasını doğru bulmuyorum. Beklentilerin çokluğu, aslında din adamlarına verilen değerin yüksekliğiyle, görevlerine duyulan saygının derecesiyle ilgilidir. İnsanlar dinin geniş bir rahmet alanı olduğuna, en zor dertlere derman içerdiğine inandığı için din adamını da kendisini bu rahmet ve şifa kaynağına götüren bir kurtarıcı olarak görmek istiyor ve bu haklı bir istektir. Bu isteği karşılayacak kadar yetenekli, donanımlı ve duyarlı olan görevlilerimizin âmirleri, cemaati, hatta onu tanıyan herkes tarafından el üstünde tutulduğunu görürüz.
Geri






