Çevre – Ahlâk İlişkisi Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI
Worldwatch Enstitüsü'nün araştırmalarını içeren ve TEMA Vakfı tarafından yayınlanan “Dünya'nın Durumu 2004” başlıklı bir rapor, aşırı tüketimin “dünyayı tükettiğini”; insanoğlunun ruhundaki din, aile, toplum ve sosyalleşme duygularının yerini yeni dünya insanında “sahip olma ve tüketme” dürtülerinin aldığını vurguluyor. Raporda tüketimin milyarlarca insanda yeni bir bağımsızlık duygusu yarattığı, gereğinden fazla ya da hatalı tüketimin hem sağlığımızı hem de doğal çevreyi 'ateşe' attığı gözler önüne seriliyor.
Dünya Doğal Hayat Fonu’nun doğal kaynaklar üzerine yaptığı başka bir araştırma raporu, günümüzdeki tüketim çılgınlığının dünyanın sonunu hazırladığını, son otuz yılda dünya üzerindeki doğal kaynakların üçte birinin insanlar tarafından tüketildiğini gösteriyor. Oysa tabiatı yaratan hikmetli güç, ondaki bütün imkânları her varlığın normal düzeydeki ihtiyaçlarını dengeli bir şekilde karşılamasına yetecek düzeyde yaratmıştır. “O size istediğiniz her şeyi verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Doğrusu insanoğlu çok zalim, çok nankördür!”[1]
Bütün canlılar içinde normal ihtiyaçlarının ötesinde, israfta sınır tanımayacak kadar aşırı derecede tüketebilen tek varlık insandır. Yüce yaratıcı -insanoğlunu sınamak üzere- bir yandan ona böyle bir aşırı tüketim tutkusu verirken, diğer yandan yine ona bahşettiği aklın ve gönderdiği dinin aydınlatmasıyla arzularını normal ihtiyaçlarına göre sınırlaması ödevini de yüklemiştir. Nitekim bu iki imkânı doğru kullandığı sürece insanoğlu kendi ihtiyaçlarıyla birlikte, etrafını kuşatan canlı ve cansız tabiatın dengesini bozmamaya, hatta onu himaye etmeye de özen göstermiş, böylece çevresi için bir rahmet olmuştur. Ancak bilhassa bilim ve teknolojinin şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde geliştiği toplumlarda bir yandan dinî hayat ve dinin kazandırdığı derin sorumluluk duygusu zayıflamış, diğer yandan -akıl çağı denilen bu dönemde- gerçekte akıl da yalnızca insanoğlunun hakim olma ve haz alma tutkularına hizmet etmek üzere bilgi ve teknik üreten basit bir araç olarak anlaşılıp, insanlık hayatının varlık şartlarının yok edilmeye doğru gittiğini göremeyecek derecede körleştirilmiştir. Bu sebepledir ki, insan tabiatla olan hayat damarlarını kesmekte olduğunun farkına varamamaktadır. Sonuçta insanoğlu dinî ve ahlâkî bağlardan kurtulmuş bulunan aşırı zevklerini, tüketim ve hakimiyet tutkularını doyurma uğruna dünyayı küresel ısınmadan çevre kirliliğine, canlı türlerinin yok edilmesine kadar varan felaketlerin içine sürüklemiştir.
Aşırı tüketim tutkusu yüzünden 30-40 yıl gibi kısa zamanda ekolojik dengenin bozulması ve çevrenin tahrip edilmesi, canlı türlerinin yok olması gibi felaketler göz önüne alındığında, tutkuların frenlenmesine dinlerin verdiği önemin, -başka bakımlardan olduğu gibi- çevre ahlâkı bakımından da ne kadar değerli olduğu; hem tabiat hem de insanlık için ne kadar büyük bir hayatî önem taşıdığı çok net olarak anlaşılmaktadır. Bu ana sorun orta yerde durduğu sürece, yani insanların ihtiraslarını tatmin etmeleri hayatın birinci hedefi olarak algılandığı, insanla ilgili sistemler, düzenlemeler, kurallar doğrudan veya dolaylı olarak onu bu yıkıcı hedefe ulaşmaya özendirecek şekilde kurgulandığı müddetçe, çevreyle ilgili olarak alınan diğer tedbirlerin olumlu etkileri geçici ve aldatıcı olacak; bu tür kısır tedbirler, belki de gerçek tedbirlerin görülmesini de perdeleyecektir.
Özellikle modernizmin ürettiği dünya görüşü ve ahlâk anlayışının dünyayı kuşatmasıyla özgürlük adına -ama gerçekte kazanma uğruna- insanların bireycilikleri yani bencillikleri, ben-merkezlilikleri, zevk eğilimleri, tüketim tutkuları sürekli kışkırtılmaktadır. Günümüzde devlet, siyaset, eğitim, ekonomi gibi toplumsal kurumlar, anılan eğilimlerin doyurulması için fırsatlar ve imkânlar oluşturma yönünde kullanılıyor. Olağan üretim imkânları yetmeyince dengeler zorlanıyor. Böylece küresel çevre sorunlarının sebepleri hazırlanıyor. İş buraya gelince artık çevreyi korumak veya var olan sorunları ortadan kaldırmak için alınan önlemler son derece yetersiz, kısa soluklu kalıyor, hatta aldatıcı ve dolayısıyla yeni tehlikelere davetçi olabiliyor.
İslâmî öğreti ve onun İslâm medeniyetindeki tezahürleri derinlemesine incelendiğinde bu öğretinin, insanla tabiat ve çevre arasında üç yönlü bir ilişki kurduğu, bundan dolayı da tabiat karşısında insana üç yönden sorumluluk yüklediği söylenebilir.
1. Ontolojik ilişki
İslâm’ın çevreyle ilgili temel yaklaşımını ve ilkelerini, öncelikle onun Allah-insan-tabiat arasında kurulmasını öngördüğü ilişkide aramak gerekir. Çok bilinen ifadesiyle İslâm tevhid dinidir. Ontolojik olarak her şey özünde Bir’e (Allah’a) dayanır. Tasavvuftaki derin ifadesiyle her şey O’nun cemâl ve celâl sıfatlarının tecellîsinden ibarettir. Bundan dolayı tabiat “Allah’ın âyetleri”, O’nun varlığının ve ulu kudretinin işaretleri, delilleridir. İnsanın, tabiatın, çevrenin, göklerin ve yerin, her şeyin varlık nedeni, mâliki ve sahibi O’dur. Dolayısıyla bu sayılanlara zarar veren, O’nun eserlerine zarar vermiş olur. Bütünüyle varlık O’nun “âyetleri” olduğuna göre, varlıktan kopan O’ndan kopar, O’ndan kopan varlıktan kopar. Gazâlî’nin, ölümsüz eseri İhyâu ulûmi’d-d’in’in sevgi konusuna ayırdığı bölümde derinlemesine inceleyip açıkladığı gibi, “sevgi” kavramının gerçek anlamıyla, O’nu seven varlığı sever, varlığı seven O’nu sever. Çünkü bütün varlıklar O’na vardığı için bütün sevgiler de O’nu sevmeye varır. İnsan O’nunla ve varlıkla, yani canlı ve cansız tabiatla, çevresiyle ontolojik olarak var olan bağını ahlâkî olarak da kurduğu zaman vahdetin bir parçası olur. Bu husus bir hadiste “Siz yeryüzündekilere merhametli olunuz ki, göktekiler de size merhametli olsunlar” şeklinde dile getirilmiştir.[2] İnsanın aslı topraktır, yaratanı da Allah’tır. O halde insan yaratanı da toprağı da, topraktakileri, dünyadakileri de sevmelidir. Bu sevgisini Allah’a karşı saygı, çevresine karşı merhamet ifadesi olan tutumlarıyla, eylemleriyle dışa vurmalıdır. İslâm bilgin ve düşünürleri Allah’ın bütün buyruklarını iki ilkede toplarlar: “Allah’ın buyruklarına saygı, Allah’ın yarattıklarına şefkat.”
Bu kısa açıklama gösteriyor ki, insanla tabiat arasındaki ontolojik bağı koparan, bundan dolayı insanın tabiata karşı ahlâkî sorumluluğunu da yok eden modernist zihniyetin tabiata yaklaşımının aksine, Kur’an’ın terbiye ettiği ruh, kendisini tabiatın dışında, onu fethetmeye, istila etmeye ve keyfince kullanmaya giriştiği; keyfine uymadığı zaman da cezalandırdığı bir yabancı, savaş açtığı bir düşman gibi görmez. Aksine onun bakımından tabiat, kendisiyle kulluk kaderini paylaştığı bir dost[3], üzerinde düşündüğünde kendisini Allah’a ve varlığın sırrına götüren bir rehberdir.[4] Bundan dolayı da onun tabiata karşı sorumlulukları vardır. Son birkaç yüzyılın en büyük talihsizliği, bilim ve teknolojinin böylesine asîl ve ahlâkî ruhtan uzak kalmış ortamlarda gelişmesidir.
2. Yönetim ilişkisi
Kur’ân-ı Kerîm insanın “yeryüzünde halife olsun diye” yaratıldığını bildirir[5] ve bu ifade genellikle Yaratıcı’ya halifelik, yani onun yasalarına göre yeryüzünü yönetme” olarak yorumlanır. Yaratıcının, Kur’ân-ı Kerîm’in ilk âyeti olan Besmele’de, ve ilk sûresi olan Fâtiha’da geçen ilk sıfatları “Rahmân ve Rahîm”dir ve bu iki kelime O’nun rahmetinin, merhametinin var olan her şeyi kuşattığını anlatır. Buna göre, “yeryüzünde O’nun yasalarını yürütmekten sorumlu varlık” anlamında halifenin ilk görevi de -bir hadiste işaret buyurulduğu gibi[6]- bu kuşatıcı rahmet ve merhameti O’ndan alıp varlığa yansıtmaktır. İnsanoğlunun yeryüzündeki temel misyonu budur ve insanı asıl güzelleştiren, yetkinleştiren, Kur’an’ın tabiriyle “şerefli varlık”, İslâm düşüncesindeki deyimiyle “eşref-i mahlûkât” yapan da bu misyondur. İnsanı diğer bütün canlı-cansız varlıklardan ayıran ve ayrıcalıklı kılan akıl, zeka gibi üstün melekeler de ona bu misyonunu doğru anlaması ve uygulaması için verilmiştir. Kur’an’da buna işaret eden ve bu melekelerini doğru kullanmadıkları için insanları eleştiren pek çok âyet bulunmaktadır.
3. Fayda ilişkisi
Birçok âyette çeşitli doğal varlık ve olayların insana “müsahhar kılındığı”, yani onun istifade etmesine uygun olarak yaratıldığı bildirilir. Ancak insanın bunlardan yararlanırken iki ölçüye dikkat etmesi istenir. İlki, tabiattan Allah’ın helal kıldığı şekilde ve helal kıldığı yollarla yararlanması, ikincisi Allah’ın tabiatta kurduğu düzeni bozacak, tabiata zarar verecek şekilde, tabiatın düzenini bozan zararlı bir mahlûk gibi davranmamasıdır. İnsanın tutkularını kontrol etmesi, nefsini tanrılaştırmaması, israftan sakınması, her durumda ve şartta kanaatkâr ve ölçülü olmaya özen göstermesi gerektiği yönündeki pek çok âyet ve hadiste bu konu üzerinde önemle durulmuştur.
Yukarıda çok kısa olarak sunduğumuz İslâmî ilkelerin, doğal denge, çevre sağlığı gibi küresel konular açısından insanlık için ne kadar hayatî önem taşıdığını, günümüzde yaşanan küresel çevre sorunları açıkça göstermektedir. Geçmişte bazı insan topluluklarının da bu ilkeleri ihlal ettiği, halifelik misyonundan saptığı, Allah’a asi olduğu; insanlara, diğer canlılara ve doğal çevreye zarar verdiği dönemler olmuştur. Ama insanlığın bilinen tarihinde ilk defa Batı modernizmiyle, Batı modernizminin bir ürünü olan pozitivist insan ve dünya algılamasının globalizm sürecinde bütün kültürleri sarmala almasıyla birliktedir ki, insanoğlu üstündekiyle ve altındakiyle kendisi arasındaki tevhid bağını sistematik olarak koparma sürecine girdi. Allah’ın hâkimiyetinden kurtulduğu ölçüde tabiata hâkim olacağı, onu yeneceği ve onu keyfince “kullanacağı” iddiasına kalkıştı. Buna paralel olarak ilâhî yasaların kendi iyiliği için koyduğu bütün ahlâkî bağları koparıp attı. Böylece Allah’a isyan ederek özgür olacağı, tabiatı alabildiğine kullanarak, hatta kendisinden daha zayıf bulduğunda hemcinslerini ezerek kendi gücünü kanıtlayacağı iddiasında bulundu. Buna karşılık nefsini putlaştırdı ve onun kulu olmaya, onun isteklerine ve istediklerine tapmaya başladı; nefsinin hakimiyet kurma ve haz alma tutkularını alabildiğine tatmin etmeyi varlığının ve hayatının tek amacı yaptı. Bir düşünürün dediği gibi metanın fetiş karakteri günümüz insanını köleleştirmiştir. İnsanı metanın emrine iten, metadan daha aşağı duruma düşüren bir bağımlılık hastalığı insanı kuşatmış durumdadır.
Modern insan, tabiata karşı elde ettiğini zannettiği başarıları yalnızca iki hoyrat duygusunun, hakim olma ve zevk alma tutkusunun doyumu için kullanıyor. İnsanın tabiatla ilgili asıl ahlâkî sorunu buradan kaynaklanıyor. “Kur’ân-ı Kerîm, “Tutkusunu tanrılaştıran kişi”[7] şeklindeki nitelemesiyle tam da insanın bu sorununa dikkat çekmiştir. Böylece tutkusunu tanrılaştırdığı için, tabiatla arası bozulan tek yeryüzü varlığı insan oldu. Elde ettiği bilimsel ve teknolojik başarıları kullanarak, tabiata karşı savaşa girişti; halen devam eden bu savaşta insanoğlu, hakimiyet kurma ve zevk alma tutkusu için gücü oranında çevresini yakıyor, yıkıyor, kirletiyor, tüketiyor, öldürüyor, yok ediyor. Bir ABD vatandaşı bir Afrikalıdan 24 kat daha fazla tüketiyor. Yalnız bu örnek bile sözde “ileri medeniyet”in ahlakî anlamda ne kadar geri, acımasız ve yıkıcı olduğunu göstermeye yeter.
İşte küresel çevre sorunları dediğimiz doğal afetler, bir yönden insanın “efendi oluyorum” derken köleleştiğinin, “doğayı yeniyorum” derken doğa karşısında yenilgiye doğru gittiğinin ilk habercileridir. “İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesad başgösterdi; böylece Allah, -dönüş yapsınlar diye- yaptıklarının bir kısmını (sonuçlarıyla) onlara göstermektedir.”[8]
Bu âyetin “karada ve denizde fesad çıkması” ile ilgili olarak tefsir kaynaklarında yer alan belli başlı yorumlarda arazilerin ürün vermez hale gelmesi, suların kirlenmesi, kaynak sularının azalması; kıtlık, yangın, sel felaketi gibi musibetlerin ve ölümlerin çoğalması, ekolojik dengenin bozulması ve bunun doğurduğu çevre ve sağlık sorunları zikredilmektedir. Âyette toplumsal bozulma ve çürümenin kastedildiği yönünde yorumlar da vardır. Âyetten her iki anlamı birden çıkarmamız da mümkündür. Bunların tamamı, son tahlilde Allah’a ve O’nun koyduğu mânevî ve ahlâkî yasalara, değerlere karşı insanoğlunun takındığı umursamaz, hatta başkaldırıcı tavrın, bundan kaynaklanan tüketim tutkusu gibi ölçüsüzlüklerinin kaçınılmaz bir sonucudur.[9] “Eğer hak (ilâhî yasaların içerdiği en yüksek seviyede gerçek) onların nefsanî tutkularına uysaydı göklerin, yerin ve bunlarda bulunanın düzeni bozulurdu.”[10]
XI. Yüzyıl İslâm bilginlerinden Râgıb el-Isfahânî, bu âyeti yorumlarken, her insan (ya da insan topluluğu), kendi keyfî isteklerini elde edebilseydi, -diğer insanlar da en zengin insan olmayı, en yüksek mertebede bulunmayı, dünyada sonsuz derecede menfaatlere eksiksiz sahip olmayı isteyeceklerinden- bu bencil istekler yüzünden dünya düzeninin alt üst olacağını hatırlatmaktadır.[11] Aynı yazar, dünyanın halifesi olarak yaratılan insanın temel misyonunun, dünyayı fesada vermek değil, onu mamur etmek, yani canlı ve cansız tabiattaki dengeyi korumak olduğunu, bunun için de -hangi meslekle meşgul olursa olsun- kulluk bilincini canlı tutması ve Kur’an’ın uyarılarını dikkate alması gerektiğini hatırlatır.[12]
Son sözü merhum Mehmet Akif’e bırakalım:
Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havfı Yezdân’ın,
Ne irfanın kalır te’sîri kat’iyyen ne vicdanın.
Hayat artık behîmîdir, hayır, ondan da alçaktır
Ya hayvan bağlıdır fıtratla, insan hürr-i mutlaktır.
Behâim çıkmaz amma hilkatin sâbit hudûdundan,
Beşer hâlâ habersiz böyle bir kaydın vücûdundan.
SPOTLAR
* Tutkusunu tanrılaştırdığı için, tabiatla arası bozulan tek yeryüzü varlığı insan oldu. Elde ettiği bilimsel ve teknolojik başarıları kullanarak, tabiata karşı savaşa girişti; halen devam eden bu savaşta insanoğlu, hakimiyet kurma ve zevk alma tutkusu için gücü oranında çevresini yakıyor, yıkıyor, kirletiyor, tüketiyor, öldürüyor, yok ediyor.
*İnsanın aslı topraktır, yaratanı da Allah’tır. O halde insan yaratanı da toprağı da, topraktakileri, dünyadakileri de sevmelidir. Bu sevgisini Allah’a karşı saygı, çevresine karşı merhamet ifadesi olan tutumlarıyla, eylemleriyle dışa vurmalıdır.
[1] İbrahim 14/34.
[2] Ebû Davud, “Edeb”, 58; Tirmizî, “Birr”, 16.
[3] Yer ve gökler ile bunlarda bulunanların Allah’ı tesbih ettiğini, O’na secde ettiğini, yani O’na ibadette insanla aynı ubûdiyet zemininde buluştuğunu anlatan âyetler (meselâ 16/49; 17/44; 22/18; 55/6; 57/1; 62/1).
[4] Birçok doğa varlığı ve olaylarını Allah’ın varlığına ve kudretine kanıt olarak gösteren çok sayıda âyet (meselâ bk. Bakara 2/164; Âl-i İmrân 3/190; En’âm 7/133; Rûm 30/20-25, 46; Fubbılet 41/37-39; Şûrâ 42/29, 32;Câsiye 45/4-6).
[5] Meselâ bk. Bakara 2/30;En‘âm 6/165; Fâtır 35/39.
[6] Buhârî “Edeb”, 19; Müslim, “Tevbe”, 17.
[7] Furkan 22/43; Câsiye 45/18.
[8] Rûm 30/41.
[9] bk. Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2006, IV, 322-325.
[10] Mü’minûn 23/71.
[11] ez-Zerî‘a ilâ mekârimi’ş-şerî‘a, Kahire 1985, s. 108.
[12] a.g.e., s. 249-250.
Geri






