gototop

PostHeaderIcon Kendisini Doğru "okuyan"a Kur’an’ın Verdikleri Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI

Kuşkusuz asırlar değiştikçe insanların ihtiyaçları, arayışları, amaçları, hayata bakışları ve ondan bekledikleri de değişmektedir. Kur’an’ın bu değişken beklenti ve arayışları değerlendiren, onlara cevaplar içeren açıklamaları, vaadleri ya da uyarıları vardır. Ancak konuya daha derinlemesine bakıldığında bu değişikliklerin yüzeysel olduğu; insanın asıl ihtiyaçlarının, sorunlarının ve beklentilerinin bu değişenlerin ötesinde ve daha derinlerde bulunduğu görülür.  Kur’an bakımından asıl önemli olan, bu temel ihtiyaçların ve beklentilerin karşılanması, bunlarla ilgili köklü sorunların çözümünün gösterilmesidir.

Peki bu değişmeyenler nelerdir? Kuşkusuz insanın pek çok konuda değişmeyen arayışları varsa da bunların başlıcalarını dört ana noktada toplamak mümkündür.

1. İnsanlık tarihi bize göstermektedir ki insan oğlunun en temel ihtiyaçlarından biri varlığı anlamak, kavramak, bunun için de varlığın görünen yüzünün ötesindeki gerçeğin, En Yüce Gerçeğin bilgisine ulaşmaktır. Tarihin bütün dönemlerinde –farklı görünümlerde de olsa- inanlığın en temel gerçeklerinden biri olan dinî inanç ve yaşayış biçimleri bu arayışın birer ifadesidir.

İşte Kur’ân-ı Kerîm öncelikle insanın bu köklü ihtiyacını karşılamak, bizi varlığın görünen tarafının arkasındaki gerçekliğe götürmek üzere, sivri sinekten gezegenlere kadar varlıklar dünyasını, kâinat kitabını önümüze açar, idrakimize sunar; bizi, en temel hakikatin bilgisine, bütün varlıkların kendisi sayesinde var olduğu en yüce varlığın bilgisine ulaştırmayı amaçlar. Bu bakımdan Kur’an birçok defa kendisini ve diğer ilâhî kitapları hidayet, yani doğru bilginin ve doğru yolun kılavuzu alarak adlandırır (meselâ bkz. Bakara 2/2, 185; Âl-i İmrân 3/138; Mâide 5/44, 46).

Kur’an’ın kılavuzluğunda varlıklar dünyasına açılan insan zihni ve gönlü, bu dünyadaki hikmetli düzenden, görünen varlıkların arkasındaki idrakimizin ulaşabildiği zengin anlamlardan yola çıkarak, çok temel ve kuşatıcı sonucu yakalar. O sonuç, bütün varlıklar ve anlamlar dünyasının, aynı zamanda Yaratıcı’nın varlığının âyetleri, işaretleri, kanıtları olduğudur. Varlığa bu gözle bakamayanların kalpleri (akılları) varsa da idraksizdir, gözleri varsa da kördür ve kulakları varsa da sağırdır. Artık onlar diğer canlılardan daha şaşkındır. Çünkü, Allah’ın verdiği seçkin yeteneklere rağmen kendilerini hakikate kapatmışlardır (A’râf 7/179). Oysa Kur’an, onu okuyanın aklını idrak eder, gözünü görür, kulağını işitir kılmak ister. Kur’an, başından sonuna –ilk bakışta nelerden bahsediyor görünürse görünsün- özünde muhakkak surette, görünürdeki varlıklar dünyasının arkasından fışkıran “göklerin ve yerin ışığı” ile aydınlanmamızı hedeflemektedir. Çünkü “Allah göklerin ve yerin nuru, ışığıdır” (Nûr 24/35). Bunun içindir ki O’na ait olan, O’ndan gelen her şey de nurdur, ışık ve aydınlıktır. Kendisine uyanları Yüce Allah’ın hoşnutluğuna ve esenlik yollarına ulaştıran, karanlıklardan çıkarıp aydınlığa taşıyan ve dosdoğru yola ileten Kur’an nurdur, peygamber nurdur (Mâide 5/15-16), diğer mukaddes kitaplar nurdur (Mâide 5/44,46). Bunlar nur oldukları için hakikat, iyilik ve güzellik arayışımızda yolumuzu aydınlatırlar ((Âl-i İmrân 3/184; Ahzâb 33/46; Fâtır 35/25).

Böylece Kur’an’ı doğru okuduğumuzda varlığı, kâinatı ve bizzat kendimizi de doğru okuma imkanını elde ederiz. Ve o zaman Kur’an’daki her âyet, bütünü içinde yerini bulduğu gibi, Kur’an’ın bizim idrakimize açtığı evrendeki her şey de kuşatıcı mâna içindeki yerine oturur. Bu suretle Kur’an sayesinde bu küllî gerçeğin alanına girmeyi başaran insan, kendi vüs’atince kâmil iman, yahut imanda yakîn mertebesine ve aynı zamanda yalnız O’na kul olma, O’na kulluk etme iradesine de ulaşmış olacağından o insan sonuçta Allah’ın velîsi (dostu) olmuştur ve artık O’nun lütfuyla karanlıklardan sıyrılıp nura, ışık ve aydınlığa kavuşmuştur (Bakara 2/257). Zaten Kitabın indirilişinin asıl gayesi de budur (İbrâhim 14/1).

2. İnsanoğlunun diğer bir temel sorununun kendisi ve kendisinin bir parçası olarak bildikleri hakkındaki kaygısı, korkusu olduğu söylenebilir. İnsan kendisinin ve sevdiklerinin güvende olmasını ister. Ünlü müslüman düşünür ve âlim İbn Hazm (ö. 456/1064), insanın bütün endişelerinin, korkularının temelinde güvensizlik duygusu ve kaygısı olduğunu; bütün çabalarının özünde de bu kaygıdan kurtulmak (tardü’l-hemm) bulunduğunu belirtir. İbn Hazm’in çağdaşı olan İmam Mâverdî’nin (öl. 450/1058) muhteşem eseri Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn’deki şu cümle insan hayatının en büyük ihtiyacının şiirsel bir özetidir:

“Güvenlik en mutlu hayat, adalet en güçlü ordudur.”

Her birimiz, kişisel deneyimlerimizde güvenlik ve adaletin korumasından mahrum kaldığımızda ne kadar mutsuz ve kaygılı olduğumuzu, böyle durumlarda, sahip olduğumuz bütün imkanların ne kadar önemsiz kaldığını bilmiyor muyuz?

İşte Kur’an burada da bizim imdadımıza yetişmektedir. Kur’an’ın daha ilk sûresi olan Fâtiha’yı okumaya başladığımızda Yüce Allah’ın Rahmân ve Rahîm isimleriyle mukaddes kitabın bizi kucakladığını; Allah’ın şefkat ve merhametiyle, engin sevgisiyle ruhumuza ümit ve güven aşıladığını hissederiz. Bu duygu içinde Allah’ın kelâmıyla yine O’da dua ederiz:

“(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola ilet: Nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazabına uğramışların yoluna, doğrudan sapmışların yoluna değil.”

İman (inanma) ve emn (emniyet) aynı köktendir. Buna göre iman eden emniyette olur. Kur’ân-ı Kerîm ısrarla, gönlünü ve hayatını Allah’a kapatan insanın yalnız, yoksul ve çaresiz olduğunu hatırlatır. Allah’a iman edip ona saygıyla bağlananlar, böylece “Allah’ın dostları” olanlar korku ve kederden, dolayısıyla güvensizlik duygusundan kurtulmanın biricik çaresini de bulmuşlardır (Yûnus 10/62).

3. İnsanın diğer bir ihtiyacı ve arayışı, içinde kendisinin de hem iyilik gördüğü hem ödev yüklendiği bir ahlâk dünyasının varlığıdır. Ahlâk bilginleri ve düşünürleri, en kötü insanın bile dünyada iyiliğin büsbütün ortadan kalkmasını, her tarafta kötülüğün hakim olmasını istemeyeceğini; değer anlayışları değişse de tarihin bütün dönemlerinde ahlâkın mutlaka var olduğunu söylerler. Şu halde ahlâk antropolojik bir gerçekliktir, yani insan tanımının bir gereğidir.

Fakat diğer yandan, egoist bir karakter de taşıyan insanlar için söylenen şu sözde de gerçeklik payı vardır: “İnsan insanın kurdudur.” Bu sözün sahibi İngiliz düşünür Hobs’tan yüzyıllar önce Endülüslü İbn Hazm de, her cümlesi bir hikmet levhası olan Müdâvâtü’n-nüfûs adlı eserinde, “İnsanın insandan çektiği acıları, insanoğlu yırtıcı hayvanlardan bile çekmemiştir” der. Ne yazık ki tarihte ve günümüzde yaşananlar, insan hakkındaki bu kötümser bakışın gerçekliğini kanıtlayan acılarla doludur.

Bu sebepledir ki, Kur’an’ın hakim konularından biri insanı bu acımasızlık ve hoyratlıktan kurtaracak olan ahlâk terbiyesidir. Bütün kötülüklerin temelinde bencil ve çıkarcı duygular bulunduğu için Kur’an ısrarla bencillik ve çıkarcılığı bazan ağır bir üslupla eleştirir ve bunun apaçık bir sapkınlık olduğunu bildirir (meselâ bkz. Yâsîn 36/47; Fecr 89/15-20; Hümeze 104/1-3; Mâûn 107/1-7). Kezâ yüzlerce âyette dostluk ve kardeşlikten, ahde vefadan, bağışlamadan, özveriden, sabır, tahammül, yumuşaklık, ağırbaşlılık, sükûnet ve teenniden, sevgi, şefkat ve merhametten,  yardımlaşma ve paylaşmadan; kısaca insanın kendi dışındakileri de en az kendisi gibi bilip düşünmesinin, hatta mümkün olduğunca onların iyilik ve mutluluğunu kendisininkinden daha önemli görüp, bu uğurda kendi menfaatlerinden feragat etmesinin güzelliğinden söz eder. Böylece Kur’an, kendisini okuyana, kâmil ahlâkın, mükemmel insaniyetin bütün gereklerini sunar.

4. Nihayet insan oğlunun en temel arayışlarından birinin de mutluluk olduğunda kuşku yoktur. Fakat mutluluk izafi bir kavramdır; tecrübeler gösteriyor ki mutluluk tek başına ve şartsız bir amaç olarak alındığında genellikle yıkıcı eylemlere götürmektedir. İnsanlığın yaşadığı ve yaşamakta olduğu büyük acıların ta derinlerinde böylesine bir vahşi mutluluk arayışının bulunduğunda kuşku yoktur ve insanoğlu mutluluk anlayışını, arayışını bu dünyanın zevkleriyle sınırladığı sürece bu acılar da sürüp gidecektir.

Buna karşılık Kur’an’ı doğru okuyan kimse, asıl mutluluğun, basit ve çoğu zaman sonu kederle, hüsranla, acılarla biten gelip geçici hazlardan, zevklerden çok farklı olduğunun bilincine varır; hatta genellikle onların aksine olarak ebedî felahta olduğunu görür. Buna göre Kur’an’ın bütününü okuyup kavradığımızda şunun idrakine varırız: Eğer yukarıda özetlenen hakikat bilgisine, derin imana ve ubudiyet zevkine ulaşmayı başarmışsak; Allah’ın dostluğuna liyakat kazanıp bu sayede O’nun merhamet dünyasına kabul edilmiş olmanın verdiği güven duygusu ruhumuzda hissedebilmiş isek; nihayet gönül dünyamızda herkese yer verip herkes için bir iyilik kaynağı olmaya götüren kâmil ahlâk ve mükemmel insaniyet mertebesine ulaşmış isek en yüce, en kalıcı ve derin mutluluğu da hak etmişiz demektir. Bu mutluluk, Kur’an’da pek çok âyette türlü cennet nimetleriyle tasvir edilmektedir. Fakat en yüce mutluluk, Kur’ân-ı Kerîm’in her şeyin üstünde ve her şeyden daha değerli olduğunu bildirdiği Allah rızasıdır (Tevbe 9/72); her bakımdan doğruluk çizgisinden giden ve bu çizgide gitmesinin karşılığını bulan kul ile Allah arasında gerçekleşen karşılıklı hoşnutluk bağının gerçekleşmesidir ve bu, insan için düşünülebilecek en büyük kazançtır (Mâide 5/119; Beyyine 98/7-8).

Elbette insan Allah rızasının verdiği mutluluğu en ilere derecede âhirette tadacaktır. Bir kudsî hadiste  bu mutluluk, “gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve hiçbir aklın tasavvur edemeyeceği kadar üstün  bir haz” olarak açıklanmıştır (Buhârî, “Tevhîd”, 35; Müslim, “Cennet”, 5, 6). Ancak Allah rızası iyiler için dünyada da hissedilemez değildir. Kur’an’ı derinden okumaya ve kavramaya çalıştığımızda, o bize şunu anlatır: Allah’a iman eden ve bütün varlığı ile O’nun buyruklarına itaat eden; daima O’na yönelen, O’nun inayetine sığınıp O’ndan yardım dileyen; ayrıca O’nun yarattıklarını sevgi ve rahmetle kucaklayan insan Allah’ın rızasına layık olmanın hazzını ruhunun derinliklerinde duyabilir.

Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerîm’i bu gözle okumak elbette zordur; ama bizi götüreceği ulvî sonuçlar dikkate alındığında bu zorluğu göze almanın ne kadar kutlu bir karar olduğu da apaçık belli olur.

 
Geri